3-0 önde olduğu serinin dördüncü maçında sahada sanki 3-0 gerideymiş gibi çırpınan, savaşan ve sanki "hiç kazanmamış" gibi mücadele eden de onlardı... Tabii ki bu başarıda, tribünlerdeki binlerce seyircinin desteğini arkasında hissetmenin, o müthiş coşkunun da etkisi vardı... Camianın 100. yılda şampiyonluğa odaklandığı ortamda "hedefe ulaşma zorunluluğunun" getirdiği baskı ise cabasıydı... Ama öyle bir seri çıkardılar, formalarının hakkını öyle yürekten bir oyunla verdiler ki, onları gönülden kutlamak, avuçlar kızarana kadar alkışlamak gerek... Önce, bir sezon boyunca onları "oyunun iyi bir parçası" olarak hazırlamak için büyük uğraş veren Aydın Örs'ten başlayalım. Sezon başında, hemen herkesin fikir birliğine vardığı "bu kadar yıldız nasıl takım olacak" sorusuna en iyi yanıtı veren Örs'ten... O müthiş disiplini, çalışma temposu ve en önemlisi de ciddiyetiyle yıldızları "askere dönüştüren" Örs, onlardan mükemmel bir takım oluşturmayı da başardı. Birçoğu "atmayı seven" bu kadar yıldızdan, onların bu özelliğini geri plana itmeden son derece savunmacı bir takımın altına imzasını atan Örs, Efes Pilsen'den sonra Fenerbahçe Ülker'de de rüştünü ispat etti... Gelelim, sahada ilk maçtan itibaren birbirine kenetlenmiş, bireyselliği hafızalarından silip, birbiri için oynayan, takımın başarısını egoların önüne çıkaran yıldızlara... Her maç biri öne çıktı... Bazen Mrsic, bazen İbrahim, bazen Ömer, bazen Solomon, bazen Mirsad, bazen Semih... Ve kısa süre de alsalar ellerinden gelenin en iyisini yapan diğerleri... Hepsi bir bütün olmuş, Fenerbahçe'nin başarısı için kenetlenmişlerdi... Ve dördüncü kırk dakikanın sonu gelip çattığında, Kıraç'ın 100. yıl marşındaki dileği de gerçek olurken, onlar da tribünlerdeki tüm diğer Fenerbahçeliler gibi mutluydular, gururluydular... milliyet / Gökhan Türe
|